|
Nasıl Bakmalı
Hayata ..............
(01.12.2008)
Amerika da
ünlü bir avukatın kaybettiği tek dava....
*Ünlü bir futbolcu karısını öldürmekle suçlaniyordu . Futbolcu
yakalanmıştı.
Ama karısının cesedi ortada yoktu. Duruşma Amerikan filmlerindeki
gibiydi.
Futbolcu sanık sandalyesinde oturuyordu.
Kucak dolusu parayla tuttuğu avukatı jüriyi ikna etmeye uğraşıyordu:
´Sayın jüri üyeleri, müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inaniyorum.
Buna az sonra sizler de inanacaksiniz.
Neden mi?
Bakın, şimdi 1´ den 10´ a kadar sayacağım ve müvekkilimin öldürdüğü
iddia edilen karisi bu kapidan içeri girecek...
1,
2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10...´ Bütün jüri kapiya döndü. Kimse girmedi
içeri .
Avukat bir savunma dahisiydi , öldürücü hamlesini yaptı:
´Bakın, siz de kadının öldüğüne inanmıyorsunuz.
Çünkü hepiniz içeri girecek diye kapiya baktınız.
İşte kararı buna göre vermenizi talep ediyorum.´
Jüri, ünlü futbolcuyu suçlu bulduğunu bildirdi ve dava bu sekilde
sonuçlandi
.
Mahkeme çıkışında avukat , bayan jüri baskanina yaklasti:
´10´ a kadar saydigimda siz de diğer üyeler gibi kapıya bakmıştınız.
Neden böyle bir karara imza attınız?´
´Doğru´ dedi jüri başkanı ;
´Ben de kapıya baktım, ama müvekkiliniz kapıya bakmıyordu !.. ´
NOT: En iyi
analist herkes bir noktaya bakarken, o noktaya yönelen
bakışları izleyen kişidir.
Yazarı
bilinmiyor ....
|
Kaçınılmaz SON .........
GÜNEŞ SEMANIN EN
ORTASINDA, YERYÜZÜNE SICACIK TEBESSÜM EŞLİĞİNDE GÜLLERE BÜRÜLMÜŞ,
CAN VERİCİ IŞINLARINI, DOĞANIN EN ÜCRA KÖŞELERİNE BİR BİR
İNDİRİYORDU. GÜNEŞİN NİMETİNDEN YARARLANMAK İSTEYEN BİR GENÇ KIZ,
SAHİL BOYUNCA YOLA KOYULDU. AYAĞINA DEĞEN HER DALGADA, KUMLARIN
ÜZERİNDEN GEÇTİKTEN SONRA ÇIKAN HER AYAK İZİNDE . DALGALARIN
BİRBİRLERİNİN ÜZERİNE HER KATLANDIKTAN SONRAKİ HOŞ NİDASINDA ;
HAYATININ ,YAŞADIKLARININ,
İMTİHANLARININ İÇİNE BİR KEZ DAHA DALIVERDİ. BUNDAN ÖNCESİNİ BU
HALLERDE DÜŞÜNÜR İKEN YA BUNDAN SONRASI NE OLACAKTI.... DERKEN
KIYIYA VURAN DALGANIN EN UCUNDA, KÜÇÜCÜK Bİ KIRMIZILIK BELİRDİ. İLK
HAMLEYLE ONU YERDEN ALDI.PARMAĞININ UCUYLA YÜREĞİNİN EN SON ŞEFKANİ
DAHİ KULLANARAK, ONU SEVMEYE VE YAŞAMA GÜCÜ VERMEYE BAŞLADI. O, GENÇ
KIZIN PARMAKLARINDA, ADETA HAYAT BULUYORDU SANKİ .AMA GENÇ KIZ
HAFİFÇE ELİNİ YUKARI KALDIRARAK ONU BÜYÜLÜ ELLERİNDEN, GERÇEK ALEMİN
ACIMASIZ GERÇEKLERİNE SALI VERMİŞTİ. NEDEN Mİ??? ODA SORUMLU OLDUĞU
KURALLARI YERİNE GETİRMEK ZORUNDAYDI .ONA VERİLEN MESULİYETLE
YAŞAMASINI ÖĞRENMEK ZORUNDAYDI. ZORLUKLA KARŞILAŞIP GÜÇLÜ OLMASINI,
YALNIŞLAR ÜZERİNDE DOĞRUYU BULUP, TECRÜBE SAHİBİ OLMALIYDI, EN AMA
EN ÖNEMLİSİ TEK BAŞINA, İRADELİ, DENGELİ, AKILLI OLMAK ZORUNDAYDI.
GENÇ KIZ YÜREĞİ BURUK, GÖZLERİ NEMLİ YOLUNA DEVAM ETTİ ,DALGALARIN
İSYAN EDEN SESİ ARASINDA. KIYI SONU GELMİŞTİ VE GENÇ KIZ GERİYE
DÖNEREK TEKRAR YÜRÜDÜĞÜ KUMLARIN ÜZERİNDEN GERİ GİYORDU.Bİ HAYLİ
YÜRÜDÜKTEN SONRA DONUP KALDIĞI YERE, BİRDEN OTURDU.KANI DONMUŞ,
BEYNİ İFLAS ETMİŞ, NEFES ALAMIYORDU GÖRDÜĞÜ MANZARANIN KARŞISINDA.
İKİ KANADI SAĞA VE SOLA AÇILMIŞ, DENİZ KABUKLARININ YANINDA
UĞURBÖCEĞİ SON NEFESİNİ VERMEYE ÇALIŞIYORDU. YAVAŞÇA ELİNE ALDI,
DAHA 5 DAKİKA ÖNCE ELİNDEN UÇURDUĞU BÖCEĞİNİ.KADERDİ BU, UĞURBÖCEĞİ
GENÇ KIZIN ELLERİNDE HAYAT BULMUŞ, ŞİMDİ İSE HAYATINI KAYBETMEK
ÜZERİYDİ. GENÇ KIZIN GÖZÜNDEN DÜŞEN DAMLA ,GÜNEŞİN DENİZE İNDİRDİĞİ
IŞINLAR VE RÜZGARIN KUMSALDAN KOPARIP ALDIĞI HERBİR KUM TANESİNİN
ARDINDAN UĞURBÖCEĞİ, HAYATA EBEDİ GÖZLERİNİ KAPTMIŞTI.GERİYE NE
KALMIŞTI ; BİR UĞURBÖCEĞİ CESEDİ BİRDE ÖMÜR BOYU VİCDAN AZABI
ÇEKECEK BİR GENÇ KIZ....... NOT: KİŞİLER VE ANA TEMA CİDDİYE
ALINACAK KADAR DOĞRUDUR.
-
|
-
GÜLME IQ'NUZ KAÇ ???
-
Araştırmaların ''en kötümser toplum'' olduğunu işaret ettiği
millet Türkler.İşte gülme zekanızı ölçebileceğiniz test...
-
·
günde bir kere gülüyorsanız 1 , beş kere gülüyorsanız 5 puan ,
10 kere gülüyorsanız 10 puan.
-
·
Günde en az bir kere şakacı olabiliyorsanız 5 puan
-
·
Hiç küsmeden
gülebiliyorsanız
5 puan
-
·
Sinirleneceğinize her fırsatta gülebiliyorsanız 10 puan
-
·
zararlı muzipliği gülmekle karıştırmıyorsanız 15 puan
-
·
Gülme konusunda sınırlama ve kurallarınız yoksa 10 puan
-
·
Toplumda size deli yakıştırmasından bulunacaklar korkusu olmadan
gülüyorsanız 10 puan
-
·
Etrafa deli olduğunuzu göstermek için gülüyorsanız 5 puan
-
·
Saçmalığı seviyorsanız 5 , arada saçmalıyorsanız10 puan
-
·
Zararsız derecede sululuğa karşı değilseniz 5 puan
-
·
İstediğiniz anda gülebiliyorsanız 5 puan hemen şimdi
gülebiliyorsanız 10 puan
-
·
Sadece mimiklerle değil sesli gülebiliyorsanız 5 puan
-
·
Katılırcasına göbekten gülme ( sakıncalı ve sünnete
aykırıdır.)yi seviyorsanız 5 puan
-
·
şahsi oyuncaklarınız var ise 5 puan, onlarla oynuyorsanız 8 puan
, başkalarıyla oynuyorsanız 10 puan
-
·
Başkalarının neşe ve kahkaları sizi mutlı ediyorsa , tebessüm
ettiriyorsa 5 puan
-
·
Arada sırada komik şeyler yapıp kendinize gülüyorsanız 5 puan
-
·
Çevrenizde gülen insanlar bulunduruyorsanız 5 puan
-
·
Ciddi bir
konuya güldüyseniz 10 puan
-
·
HAYATINIZDA CİDDİYE ALINACAK BİR KONU OLMADIYSA 15 PUAN
8) 8) 8)
-
DEĞERLENDİRME
-
136---165 PUAN
ARASI:
siz dahi bir hayal sanatkarısınız. Hayat size ve sayenizde
çevrenize kocaman bir
gülücük
8)
BRAVOO
-
75---135 PUAN ARASI: Saygı değer bir gülüş kahramanı
sayılabilirsiniz .Size ihtiyacımız var. 8 ) TEBRİKLER
-
40---74 PUAN ARASI: Gülmekte zorlanan biraz kuru
birisiniz.Lütfen gevşeyin , rahat olun.Her şeyi bu kadar
ciddiye almak zorunda mısınız?Haydi bir başarısızlığınıza gülün
bakalım . IQ ' nuzu yükseltelim .8/
-
0----39 PUAN ARASI : Röntgen filminizde çenenizin
kilitlendiği anlaşıldı .Geçmiş olsun durumunuz vahim. Bu yüzden
aşağıda tavsiye edilen ilaçları almazsanız bir müddet
karantinada kalmaya mecbur olabilirsiniz.İlacınız hergün üç
kaşık dolusu GÜLÜCÜK ve bol bol TEBESSÜM ....
8 )
8)
8 ) 8 )
-
|
-
SİZİN KLASİK SÖZÜNÜZ NEDİR ???
-
-
-
Ünlü bir psikoloji sitesinin araştırmalarına göre
insanların klasik sözleri belirlenmiş.Bir kelime veya cümle olabilen
bu söz , kişinin psikolojisi hakkında bilgi veriyormuş .İşte en
klasik 20 söz ve anlamları :
-
·
Bilemiyorum
(ilgisiz)
-
·
Sanmıyorum(
hoşgörü)
-
·
Bence de
(toptancı peşin fikirli)
-
·
Hayret bir şey
(aşırı hassas)
-
·
Öyle değil mi
(mantıksal)
-
·
Pardon
(tembel)
-
·
Özür dilerim
(ukala)
-
·
Tamam
(unutkan gamsız)
-
·
Peki efendim
(yağcı dalkavuk)
-
·
Anlıyorum anladım
(baştan savmacı)
-
·
Çok ilginç
(felaket tellalı kötümser)
-
·
Ne yani
(geçimsiz)
-
·
Boş ver
(havaleci)
-
·
Anlata bildim mi?
(kibirli)
-
·
Yazıklar olsun
(kıskanç)
-
·
Sonra
(kararsız)
-
·
Belki
(cesaretsiz)
-
·
Yazık
(suçlu)
-
·
Bana ne
(narsist)
-
·
Öyle olsun
(kindar çekingen)
-
|
-
SEVGİLERDE
-
-
Sevgileri
yarınlara bıraktınız
-
çekingen tutuk,
saygılı.
-
Bütün yakınlarınız
-
sizi yanlış
tanıdı.
-
Bitmeyen işler
yüzünden
-
(siz böyle olsun
istemezdiniz)
-
Bir bakış bile
yeterken anlatmaya herşeyi
-
kalbinizi dolduran
duygular
-
kalbinizde kaldı.
-
Siz geniş zamanlar
umuyordunuz
-
çirkindi dar
vakitlerde bir sevgiyi söylemek
-
yılların
telaşlarda bu kadar çabuk
-
geçeceği aklınıza
gelmezdi
-
Gizli bahçenizde
-
açan içekler vardı
-
gecelerde ve
yalnız
-
vermeye az
buldunuz
-
yahut vaktiniz
olmadı
-
BEHCET NECATİGİL
|
Bir Bayram Sabahı
01.10.2008
Tarih tekerrür eder
Saat sabahın
dördüydü daha. İlk uyanan makbule sultan oldu, ne güzel bir
bayram sabahı diyerek içinden. Birkaç dakika denize doğru uzandı
gözleriyle. Zaten uyuyalı iki saati geçmemişti.
Bir gün
önceden başlayıp temizliğe her yeri altmış olan yaşına rağmen
pırıl pırıl yapmıştı. Şekerler şekerliğe konmuş, bayramda çay
ikram edilecek olan fincan ve bardaklar vitrinden özenle
seçilmiş, bayram kıyafetleri ütülenip hazırlanmıştı. Her şey
tamamdı. İş artık Koca Yusuf’u uyandırmaya kalmıştı.
Usulca
yaklaştı yanına doğru. Derin bir nefes alıp evlendiği günü
hatırladı. İlk defa evlendiği gece görebildiği hayat arkadaşı
ile anlaşabilmek hiç de zor olmamıştı. Anlayışlı adamdı Koca
Yusuf oda tam bir anadolu kadını.
Bir önceki
geceden sinek kaydı traşını olan Koca Yusuf’un yanağına bir
günaydın öpücüğü kondurdu. Bir hayli zamandır böyle
uyandırılmaya alışkın olmayan Koca Yusuf’un oldukça hoşuna
gitmişti bu öpücük. Biraz naz edip bekledi ikinciyi. Sanki
anlamışçasına ikinci öpücüğü kondurduğunda yanağına Makbule
hanım gülen gözleriyle Koca Yusuf ;
-Günaydın
Makbule Hanım, torunlarda gelmese beni öpeceğin yok.
Diyerek
inceden şakayla karışık sitem etti. Yatağından kalkıp üzerini
giyindi ve caminin yolunu tuttu. Makbule Hanımda bu bayram
sabahlarının tatlı telaşını hissederek içinde Koca Yusuf’un tam
istediği gibi bir kahvaltı sofrası hazırlamaya koyuldu.
Namaz bitimi
sarılıp bayramı kutlanacak arkadaşlar bittiğinde eve geldi Koca
Yusuf. Hazırlanan kahvaltı sofrasını gördüğünde bir öpücükte o
kondurdu Makbule Hanım’ın yanağına. Oturup kahvaltılarını
yaptılar ve evin önünü gören pencere önündeki koltuklarına
oturarak oğul Ahmet’i ve torunu beklemeye koyuldular.
Geçen bayram
gelmemişlerdi yanlarına. Yollar çok kötü demişler ve anne ve
babaları için tepecekleri dört yüz kilometre yolu göze
alamamışlardı. Geçen bayramın burukluğu içlerinde bu bayram
onlara özlemleri daha da artmıştı. Hele o küçük Sina yok muydu.
O ne velet o ne şeytandı. Sinan’ın ne kadar büyüdüğünü
tartışmaya başladılar tamı tamına bir yıldır görmemişlerdi.
Ansızın kapı çaldı.
Büyük bir
heyecanla koştular kapıya ama bekledikleri gibi değildi
gelenler. Mahallenin çocuklarıydı. Bayram şekerlerini alan
çocukların yanaklarına küçük Sinan’a ayrılmış öpücüklerden
kondurdular ve heyecanları zoraki yatışarak döndüler
koltuklarına. “Hem daha erken” diyerek yüzü asılan Makbule
Hanım’ı teselli etti Koca Yusuf. “Bu bayram söz verdiler
Makbule Hanım gelirler mutlaka hem gelmeyecek olsalar geliyoruz
demezlerdi” diyerek hem kendine hem de 45 yıllık arkadaşına
moral verdi Koca Yusuf.
“Gelinimiz
olmasa çoktan bu evdeydi Ahmet” dedi Makbule Hanım. “Hanım olur
mu öyle şey, yine kaynanalığın tutmasın ama” diyerek gülümsedi
Koca Yusuf.
Kapının
tekrar çalmasıyla son buldu tartışma. Hemen daha da
heyecanlanarak koştular kapıya. Fakat bu seferde gelen Koca
Yusuf’un Hasan Bey ve eşiydi. Heyecanlarını önce yüzlerinde
saklayarak sonra yüreklerine indirdiler. Sonra misafir içeri
buyur edildi ve çay eşliğinde bayram börekleri yendi. Hasan Bey
sordu Ahmet’in gelip gelmediğini. Sanki yüreklerindeki düğüm
çözülüp aktı yüzlerine. İçleri burkularak neredeyse gelir
diyebildiler. “Daha uğrayacak çok yerimiz var” deyip kalktı
Hasan Bey’ler. Yüzlerini asarak bu defa ikisi de pencerenin
önünde derin düşüncelere daldılar.
5 saat daha
geçti aradan. Ne gelen vardı ortada ne de arayan. Merak edip
onlar aradılar. Ne ev telefonu cevap veriyordu ne de cep
telefonları. Vakit geçtikçe “Acaba bir şey mi oldu” diye
beyinleri çalkalanıyordu. “Dur hanım telaş etme bir şey olsa
duyardık” dese de Koca Yusuf aklından Ahmet ve küçük Sinan’ın
yüzü gelip gelip geçiyordu. Akşam oluyor artık hava ağır ağır
kararmaya dönüyordu. Makbule hanım bütün polis birimlerini ve
hastaneleri aramış ama bir haber alamamıştı. Artık heyecan hat
safhadaydı ki kapı çaldı. Heyecanları daha da artarak kapıya
koştular.
Evet
bekledikleri gibiydi bu sefer zili çalanlar.
İlk önce Koca
Yusuf’un boynuna atladı küçük Sinan sonra Makbule Sultan’ın.
Dede dede dedikçe küçük Sinan bütün üzüntüleri ve heyecanları
gidiyordu. Derken oturuldu sadece onların gelişine hazırlanmış
oturma odasına. Görüşmeden geçen sürede nelerin olduğu
konuşuldu. Bu arada küçük Sinan evde ona ayrılan çukulata ve
şekerleri bitirmeye koyuldu. Annesi “Yeter oğlum” dedikçe
Makbule Hanım “Yesin kızım bayram bugüne” diyordu. Küçük Sinan
dede ve babaannesinin arasına oturdukça bir dediği iki
edilmiyordu. “Hey gidi hey bunca heyecana değdi” diyordu Koca
Yusuf ve ekliyordu ince bir sitemle “Oğlum insan merak
edeceğimizi düşünmez mi hiç”
İki saat
kadar geçmişti üzerinden gelişlerinin. Herkesin keyfi tam
tıkırındaydı ki Ahmet girdi söze;
-Baba biz
kalkalım artık.
İşte Koca
Yusuf ve Makbule Hanım’ın bütün sevincini alıp götüren bu cümle
karşısında sanki dilleri tutulmuştu. Biraz da sıkılarak söyledi
bu cümleyi Ahmet. Zoraki bir ses tonuyla sordu Koca Yusuf;
-Oğlum
kalmayacak mısınız bu gece ?
-Hayır baba,
şey biz buradan tatile gideceğiz. Zaten zorda izin aldık. İki
günü de tatile ayırdık.
Koca Yusuf’un
boğazına gelip duruyordu kelimeler. Kısık bir ses tonuyla
yalnızca “Peki siz bilirsiniz oğlum” diyebildi.
Kapıya
çıktılar ve Ahmet yüzlerine bakamadan anne ve babasının ellerini
öperek çıktı kapıdan. Küçük Sinan’ı defalarca kucaklayarak
uğurladılar onları.
Kapı kapanıp
eve geldiklerinde tekrar aynı yalnızlıklarına bürünüp geçtiler
akşam ışıklarını izlemek için pencere kenarına.
Makbule
Sultan,
-“Biz Ahmet’e
yıllarımızı vererek vakit ayırdık, şimdi yılda sadece iki bayram
var ve bu bayramın bir gününün yalnızca iki saatini kaafi
gördüler bize Koca Yusuf”
-“Haklısın da
haklı olmasına hanım buna da şükür biz yine de yeteriz
birbirimize...........
Aradan tam
yirmi dört saat geçmişti ki Ahmet Bey, anne ve babasını son
yolculuklarına uğurlamak için geldi geriye. Geldiğinde onları,
kendisini bekledikleri koltukların üzerinde buldu. Küçük
Sinan’ın gözlerine bakarak koydu kendini Koca Yusuf ve Makbule
Sultan’ın yerine. Gözlerinden akan yaşlara onlara ayıramadığı
bir günün burukluğu da eklenince daha da hızlandı gözleri.
Küçük
Sinan’sa olanlardan bir haber dede ve babaannesinin cansız
bedenlerini kucaklıyordu................
Her
zaman bir öncekinden daha güzel ve mutlu ,
unutulmaya yüz tutan tüm değerlerimizi hatırladığımız bir
Ramazan
Bayramı dileriz.
|
-
Ağlasam sesimi
duyar mısınız,
-
Mısralarımda;
-
dokunabilir
misiniz,
-
Gözyaşlarıma,
ellerinizle ?
-
-
Bilmezdim
şarkıların bu kadar güzel
-
Kelimelerin
kifayetsiz olduğunu
-
Bu derde düşmeden
önce
-
-
-
Bir yer var ,
biliyorum
-
Her şeyi söylemek
mümkün;
-
Epeyce yaklaşmışım
,duyuyorum;
-
Anlatamıyorum...
-
-
-
ORHAN
VELİ KANIK
-
|
.....
Mutluluk Ayrıntılarda Gizlidir....
Ailesi ve kendisini seven hiç
kimsesi olmayan bir yetim kızla ilgili çok güzel bir masal
vardır.
Kendini çok ama çok üzgün ve yalnız
hissettiği bir gün, çayırda yürürken, bir çalıya küçük bir
kelebeğin takıldığını görür.
Kendini kurtarmak için çabaladıkça,
dikenler onun narin bedenini daha çok hırpalar. Küçük yetim kız
dikkatle kelebeği kurtarır.
Uçup gitmek yerine, kelebek güzel bir
periye dönüşür. Kız gözlerine inanamaz.
Peri, kıza, "Senin eşsiz iyi kalpli davranışın için, sana bir
dilek dileme hakkı veriyorum."der.
Kız bir an düşünür, sonra "Mutlu olmak istiyorum." der.
Peri "Peki" der, ona doğru eğilir ve kulağına fısıldar. Sonra da
ortadan kaybolur.
Kız büyüdüğü sürece, ondan daha mutlu kimse yoktur. Herkes ona
mutluluğunun sırrını sorar.
O ise gülümser ve "Sırrım, küçük bir
kızken iyi kalpli bir periyi dinlemiş olmamdır."der.
Yaşlanıp, ölüm döşeğine düştüğünde, komşuları etrafına
toplanırlar. Sırrının da onunla birlikte yitip gitmesinden
korkmaktadırlar.
"Lütfen bize söyle" diye yalvarırlar.
"İyi peri sana ne dedi?"
Sevimli yaşlı kadın gülümser ve "Bana şöyle söyledi" der:"ne
kadar güvende, ne kadar yaşlı ya da genç,
zengin ya da fakir olursa olsun herkesin
sana ihtiyacı var
Ruh Sağlığınız için ....
Öylesine güçlü olun ki, hiçbirşey
huzurunuzu bozmasın
Dostlarınıza değerli oldukları duygusunu verin
Her şeyin en iyisini düşünün..
Geçmişin hatalarını unutun ve onlardan yararlanın
Neşeli davranın ve herkese gülümseyin..
Kuşkular karşısında çok düzeyli, Öfke karşısında çok olgun,
korkular karşısında çok güçlü ve sorunlar karşısında çok mutlu
olun ki, bu saydıklarımızla başedebilin.
Christian Larson
|
|
Kücük bir kasabanın 4 ayrı
mahallesi varmış .
Birinci mahallede''EVET AMA''
lar yasıyormuş. Evet ama'lar her zaman ne yapılması gerektiğini
bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise''evet
ama'' diye yanıtlarlarmış.Yanıtları hep yanlış olurmuş. Suçu'da
başkalarına atmakta ustaymışlar.
İkinci mahallede''YAPACAĞIM'' lar yasarmış. Ne yapacaklarını
bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adim hazırlarlarmış
ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına
varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara
bere içindeymiş. Yasamı ertelememek için verdikleri kararı bile
ertelerlermiş.
Üçüncü mahallede yasayan ''KEŞKE'' çilerin hayati algılama
güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en iyi
şekilde bilirlermiş ama... maalesef her şey olup bittikten
sonra.''Keşke'' cilerin de basları hep kanarmış, duvara
vurmaktan !..
Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu
mahallede ise''IYI Kİ YAPTIM''lar otururmuş. ''Keşke''ciler bu
mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış.
''Yapacağım''lar ''Keşke''ciler ile birlikte bu mahallede
yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.''Evet
ama''lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların
gölgelerinin yeterince geniş olmadığından,günesin erken saatte
dogması gerektiğinden şikayet ederlermiş.
''İyi ki yaptım'' mahallesinde ki insanların kusuru da
beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmamasıymış.Bu yüzden
yasadıkları ortam her zaman güzel, düzenli ve huzurluymuş.
Bu
hafta hep beraber " iyi ki yaptım " mahallesine tasınmaya ne
dersiniz ?
|
|
İş adamının
işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu.
Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan
sadece borçlarıydı.
Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir
sürü insan ödeme bekliyordu.
Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için
parka gitti.
Bir banka oturdu, başını
ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye
başladı.
Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu.‘Çok üzgün
görünüyorsun.
Seni rahatsız eden birşey olduğu belli… Benimle Paylaşmak ister
misin?’ diye sordu yaşlı adam.
İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, ‘Sana yardım
edebilirim’dedi. Çek defterini çıkardı.
İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı.
Çeki ona verirken de şöyle dedi:
‘Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana
olan borcunu ödersin.
Hadi al’ dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.
İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu
ve imza ise John Rockefeller’e aitti, yani o gün için dünyanın en
zengin adamına.
‘Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim’ diye düşündü.
John Rockefeller’e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki
bozdurmaktan vazgeçti.
Bu değerli çeki kasasına koydu.
Onun kasasında
olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar
dört elle sarıldı.
Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı.
Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri
doğurdu.
Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.
Takip eden aylarda ise
borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı.
Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde
bozulmamış çek ile parka gitti.
Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı
adamın hızla ona doğru geldiğini gördü.
Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire
koşarak geldi ve adamı yakaladı.
Hemşire ‘Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız
etmemiştir’ dedi.
‘Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor.
Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor’ diye ekledi.
Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.
İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı.
Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar
olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı.
Birden, hayatının akışını değiştiren şeyin para olmadığını fark
etti.
Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve
inançtı.
Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve
kafamızda olanlardır.
Başka yerde aramaya gerek yok.
|
Yaşlı adam,
bir konfeksiyon mağazasına ait vitrine uzun uzun baktıktan
sonra, ilerideki yeşillikte oynayan çocukların en zayıfına
dönerek "Küçüüük!" diye seslendi,
"Bana biraz
yardımcı olur musun?" Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket
oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen arkadaşlarını bırakıp
geldi.
7-8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler, "tek kelimeyle"
dökülüyordu. Yaşlı adam, çocuğun saçlarını okşadıktan sonra:
-"Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim" dedi. "Bakalım üzerine
uyacak mı?"
Çocuk, bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam son derece
ciddiydi. Onunla birlikte mağazaya girerken, ilk önce rüyâda
olup olmadığını, daha sonra da şimdiye kadar yeni bir elbise
giyip giymediğini düşündü. Genellikle ailedeki büyük çocuğa
alınan veya komşular tarafından verilen giyecekler, elbiselerin
ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe kalır, birkaç sene
sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette kendisine
yamanırdı. Ama "her zaman hasta" dedikleri babasının ne kadar
zor para kazandığını bildiğinden, bu işe bir kere bile itiraz
etmemişti. Şimdi ise, ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı.
Üstelik de bayrama üç gün kala...
Çocuk, yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde, büyümüş
olduğunu ilk defa fark etti. Çizgili kadifeden yapılmış pantolon
bacaklarının ne kadar uzun olduğunu ortaya koyarken, yeni ceketi
de omuzlarını iyice geniş göstermisti. Fakat hepsinin üzerine
giydiği kaban bir başkaydı ve artık üşümeyecekti. Çocuk, biraz
önce kazandığı misketleri onun cebine bıraktığında, iyice
keyiflendi. İrili ufaklı misketler, gayet derin olan ceplerin
bir köşesinde kalmıştı. Demek ki her bir cep, en az elli misket
alabilirdi.
Yaşlı adam, çocuğu sağa sola döndürdükten sonra, elbiselerin
paketlenmesini istedi. Ve iş tamamlandığında, tezgâhtara
dönerek,
-"Elbiseleri torunuma alıyorum" dedi. "Kendisine sürpriz
yapacağım için, onları bu çocuğun üzerinde denedim. İkisinin de
boyu falan aynı da..."
Çocuk, bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini
bilemedi. Ama artık büyüdüğüne göre, bir şey belli etmemeliydi.
Aynaya son bir defa baktıktan sonra, üzerindekileri yavaşça
çıkararak bir kenara fırlattığı eskileri giydi. Adam,
elbiselerin torununa uyacağından emindi. Yaptığı hizmet için
çocuğa bir ciklet parası vermek istediğinde, onu yanında
göremedi. Haylaz velet, belli ki bu işten sıkılmıştı. Çocuk,
arkadaşlarının yanına döndüğünde, bir kenara çekilerek onları
seyretmeye başladı. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı.
Arkadaşları,
-"Niçin oynamıyorsun? diye sordular. En güzel misketleri sen
kazanmıştın.
Çocuk, inci gibi yaşlar süzülen gözlerini arkadaşlarından
kaçırmaya çalışırken,
- "Misketlerim, bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi"
dedi. "Bu yüzden onları, bayramlık kabanımın cebine sakladım."
Aslında her yaşta ama farklı şekillerde hep birileri tarafından
kandırılıp sonra da bir kenara fırlatılmadık mı? İşimizde,
aşkta, dostlukta, arkadaşlıkta, belki ailemizde, belki
çevremizde... Kimin umurunda "bir başkasının" duyguları,
hissettikleri veya kandırılması? Gözyaşları ya da kalp
kırıklıkları? Bir ömür kalan izler? Ne yazık ki külliyen hiç
kimsenin... Keşke.... Keşke.... Farklı olabilseydi her şey.
Biraz daha hassas, dürüstçe, biraz daha yüreklice... Ve biraz
daha insanca...
Bir insana değerli olduğunu hissettirebilmek
aslında o kadar kolay ki... Sadece buna
yürekten inanmanız yeter...
|
|
Karagöz ile Hacıvat
(24.09.2007)
Orhan Gazi babası Osman Bey'in
anısına o dönem ki başkent Bursa'da büyük bir camii yaptırmaya karar
vermiş. Emrindeki bütün mimarları çağırmış huzuruna. "Babam Osman Gazi'nin
anısına güzel olduğu kadar görkemli bir camii yapılmasını istiyorum. En
güzel projelerinizi yapın getirin bana." demiş onlara. Kısa bir süre sonra
bütün mimarlar en güzel projeleriyle Orhan Gazi'nin huzuruna gelirler.
Bütün projeleri tek tek inceleyen Orhan Gazi içlerinden en beğendiğinin
sahibi mimarı çağırtmış ve ona kusursuz bir işçilik istediğini söylemiş;
"Yörenin en iyi ustaların bulacaksın ve en kaliteli malzemeleri
kullanacaksın, hiçbir masraftan da kaçınmayacaksın" diye de belirtmiş.
Mimarbaşı birkaç gün içerisinde ülkenin dört bir tarafından en iyi
ustaları toplamayı, en kaliteli ve güzel malzemelerin getirtilmesini
sağlamış ve sultanın huzuruna çıkmış. Mimarbaşı; "Padişahım" demiş,
"Yörenin en iyi duvar, demir, ahşap ustalarıyla en becerikli hat
sanatçıları ve nakkaşlarını topladım. İnşatta kullanılacak bütün
malzemeler kılı kırk yararak seçildi. Biz hazırız, emir verirsen hemen
başlamak isteriz bu kutlu işe" Mimarbaşı'nın anlattıklarından son derece
memnun görünen Orhan Gazi, " Mimarbaşı beni çok iyi dinle" demiş.
"Söylediklerin güzel, hemen başlayabilirsiniz camiyi inşa etmeye ama aç
kulaklarını dinle şimdi. Bil ki bu camii benim için çok önemli. Bu yüzden
,her kim ki inşaatın yavaşlamasına veya işlerin aksamasına sebep olursa o
an kellesini vurdururum. Şimdi çıkın gidin başlayın camiyi yapmaya."
İnşaat hemen başlamış tabii ki.
Mimarbaşı , Kambur Bali Çelebi'yi (Karagöz) demirci ustası, Halil Hacı
İvaz'ı da (Hacıvat) duvar ustası olarak görevlendirmiş.
Bu iki ustayı da işlerini her ne
pahasına olursa olsun aksatmamaları için de sıkı sıkı tembihlemiş.
Karagöz, mektep okumamış ama inşaatlarda ustaların yanında çalışa çalışa
iyice ustalaşmış artık işinin en iyisi olarak anılmaya başlamış cevahir
birisiymiş. Tez canlılığı ve hazırcevaplığı yüzünden sürekli başını belaya
sokan Karagöz, bu belalardan kıvrak zekasının marifetiyle kurtulmaya
çalışırmış. Bu belalar artık onun içinden çıkamayacağı bir hal alınca da
yardımına en yakın dostu Hacıvat koşarmış. Hacıvat ise bu yakın dostunun
aksine, medrese de eğitim görmüş, her konuda bilgisi olan görgülü ve
bilgili birisiymiş. Karagöz'le hemen her konuda sürtüşse de yine de en iyi
dostuymuş Karagöz onun.Sultan'ın babası için yaptırdığı inşaat çalışmaları
tüm hızıyla sürüyormuş. İşçiler, ustalar, mimarbaşı camiyi sultanlarının
istediği şekilde ve zamanda hazır etmek için var güçleriyle
çalışıyorlarmış. Mimarbaşı ve ustalar, didişmeleri bütün ülke tarafından
bilinen Hacıvat ve Karagöz'ü de birbirlerinden ayrı tutmak için de
uğraşıyorlarmış bir yandan. Bu duruma en çok kızanların başında da hiç
şüphesiz can dostu Hacıvat'la didişemeyen Karagöz geliyormuş. Gözünü
kestirdiği Hacıvat'a mimarbaşı'nın yanında sokulamayan Karagöz,
mimarbaşı'nın malzeme almak için şehre gitmesini fırsat bilmiş ve yanına
sokulmuş Hacıvat'ın. Hacıvat can dostunu yanında görünce sevinmiş ve ona
dönmüş demiş ki;
- Şuh levendim, şuh pesendim hoş
geldin
- Şule levendim, turp dikenim hoş
geldin diye karşılık vermiş Karagöz.
Hacıvat Karagöz'ün huyunu bildiği
için kızmamış ve yine güleç yüzüyle konuşmuş;
- Şuh levendim, şuh pesendim hoş
geldin
- Kehlelendim, sirkelendim, boş
geldim.
- Samur kaşlı, ok kirpikli hoş
geldin
- Salak kaşlı, bok kirpikli boş
geldim
- Yusuf-ı Beytül Hazenim hoş
geldin
- Yasef'im, bitli avramım boş
geldim
- Ahu gözlüm, inci dişlim hoş
geldin
- Ayı gözlüm, kazma dişlim hoş
geldin
Hacıvat ile Karagöz böyle
birbirleriyle atışırlarken bütün diğer işçiler de başlarında toplanmış
onların bu keyifli ve eğlenceli didişmelerini izleyip
eğleniyorlarmış.İnşaattaki bütün işçi ve ustaların en büyük eğlencesi
haline gelmişler zamanla. Artık ne zaman mimarbaşı inşaattan ayrılsa
Hacıvat ve Karagöz birbirleriyle atışmaya başlar hale gelmişler. Diğer
bütün çalışanlar da etraflarında toplanıp onları izlermiş. Onlar atıştıkça
izleyiciler kendilerinden geçer ve bütün yorgunluklarını unuturlarmış.
Günlerden bir gün Padişah babası için yaptırdığı caminin inşaatını
kontrole gelmiş.Fakat inşaatın istediği hızda gitmediğini görünce keyfi
kaçmış ve hemen mimarbaşını çağırtmış.
Mimarbaşı, padişahın caminin
inşaatı konusundaki hassasiyetini bildiği için de korkmuş.
Padişaha demiş ki " Sultanım
nedendir bilmem ama ben malzeme almak, veya başka bir iş için inşaattan
her ayrıldığımda işler yavaşlıyor. Bunun sebebini en yakın zamanda öğrenip
gereken tedbirleri alacağım.
" Orhan Gazi sinirlenmiş ama yine
de sorunun sebebini öğrenip, çözmesi için mimarbaşının istediği süreyi
vermiş ona. Mimarbaşı bir gün yine "ben malzeme almaya gidiyorum" deyip
inşaattan ayrılmış ama hemen yakında bir tümseğin ardına gizlenip işçileri
izlemeye başlamış. Bir de bakmış ki kendisinin ayrılmasını fırsat bilen
Hacıvat ve Karagöz atışmaya başlamışlar ve bütün çalışanlar da onların bu
atışmalarını izlemek için etraflarında toplanmış. Mimarbaşı hemen soluğu
Orhan Gazi'nin sarayında almış ve padişahın huzuruna çıkmış. Padişaha olup
bitenleri ve inşaatın yavaşlamasının sebeplerini anlatmış. Bunu duyan
Orhan Gazi çok sinirlenmiş ve derhal bu iki işçinin asılmasını
emretmiş."Onlar asılsın ki bu diğer bütün işçilere ders olsun" demiş.
Padişahın emri derhal yerine getirilmiş ve Hacıvat ve Karagöz çalıştıkları
inşaattan apar topar alınarak asılmışlar hemencecik. Padişahın bu kararı
inşaatta olduğu kadar bütün şehirde de büyük bir üzüntüyle karşılanmış.
İnsanlar merhametli, şefkatli, halkı ve ulemayı seven padişahlarının böyle
bir şey yapmasına çok üzülmüş ve her taraftan bu hoşnutsuzluklarını
hissettirmişler padişaha.
Orhan Gazi de kısa bir süre sonra
hatasını anlayıp vicdan azabı duymaya ve yaptığı bu yanlışa üzülmeye
başlamış.
Padişahın bu üzüntüsünü gören Şeyh
Kuşteri adındaki uleması sultanının üzüntüsünü hafifletmek için kendince
bir yol bulmuş o anda. Başındaki beyaz sarığını çözen Şeyh Kuşteri
sarığını açarak mum ışığının önünde germiş. Ayağından çıkardığı
çarıklarını da kukla gibi kullanarak sarığın arkasında Hacıvat ve
Karagöz'ün atışmalarını taklit etmeye başlamış:
Hacıvat: Hasretinle beni koyup
gidenin, hoş geldin.
Karagöz: Hasta iken turşu suyu
içenim, boş geldin
Hacıvat: Gel Kargöz, gidelim
Göksu'ya yiyelim dolma.
Karagöz: Sümüklü burnumu ye de,
namerde muhtaç olma..
|
|
OĞLUN CİHAT
(27.08.07)
(Zamanın Gençleri)
Adam oğlunun odasının önünden geçerken hayretle bakakaldı. Yatağı
güzelce toplanmıştı ve odası hiç olmadığı kadar derli toplu
görünüyordu. Sonra adam yastığın üzerine bırakılmış mektup zarfını
farketti. Üzerinde -Babama- yazıyordu. Aklından geçen bin bir kötü
düşünceyle mektup zarfını açtı ve titreyen elleriyle mektubu okudu:
Sevgili baba;
Sana bu satırları derin bir pişmanlık ve üzüntü içinde yazıyorum.
Kız arkadaşımla kaçmak zorundaydım çünkü seni ve annemi yaşanacak
rezaletten uzak tutmak istedim. Gerçek tutku ve aşkı ben Joan la
buldum ve o öyle tatlı ki anlatamam...
Şunu biliyordum siz onun vücudunun her yerine taktığı
küpeleri,derisine işlettiği dövmeleri, kendine has o çılgın giyim
tarzını asla ama asla onaylamayacaktınız ve tabi benden çok büyük
olmasıda bir sorundu. Fakat benim için bunlar değildi gerçek tutku
ve gerçek aşk... Baba Joan hamile! Joanın dediğine göre çok mutlu
olacağız. Ormanda kendine ait bir karavanı ve tüm kış yetecek
kadarda yakacağı var. Bir sürü çocuğa sahip olma düşüncesi
rüyalarımızı süslüyor.
Joan benim gözlerimi esrar gerçeğine açtı ve artık biliyorum ki
esrar kimseye zarar vermez. Esrar yetiştirecek ve insanlara
pazarlayacağız ve yine bu sayede ihtiyacımız olan kokoin ve
ekstaziye ulaşacağız.
Artık tam anlamıyla bilime yalvarıyoruz dualar ediyoruz şu AIDSin
çaresi bulunsun ve Joan sağlığına kavuşsun diye.. O kesinlikle
iyileşmeyi hakediyor. Endişelenmeyi bırak baba ben 15 yaşındayım ve
kendi başımın çaresine bakabilirim. Eminim birgün geri döneceğiz ve
sen kendi torunlarını tanıyacak, seveceksin Oğlun Cihad.
NOT: Baba yazdığım mektubun tek kelimesi bile doğru değil. Ben
Mehmet'lerdeyim. Sadece sana; masamın üzerinde seni bekleyen
karneden daha kötü şeylerin olduğunu hatırlatmak istedim.
|
|
HAYATTA BEŞ ÖNEMLİ DERS
(18.07.2007)
Birinci Ders:
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi
ögrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada
çakıldım kaldım. Son soru söyleydi :
"Hergün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedır ?"
Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen
hergün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan
olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız bırakıp
kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test
sonuclarına
dahil olup olmadığını sordu.
"Tabii, dahil" dedi, Hocamız...
"İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden
farklı
insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar.
Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile..."
Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da... Dorothy idi.
İkinci Ders :
Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir
zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan
arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Geçen her
arabaya
el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye,
hem
de Alabama'da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu
kente
kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım.
Ayrılırken ille de adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım
çalındı.
Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi,
armağanda...
Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur
sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi
yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan
kocamın
yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini
verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin
yardım eden herkesi kutsasın...
En İyi Dileklerimle, Bayan Nat King Cole."
Üçüncü Ders :
Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk
pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu:
"Çikolatalı pasta kaç para ?"
"50 Cent."
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
"Peki, Dondurma Ne Kadar ?"
"35 Cent." dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı
ve
kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit
geçirebilirdi ki...
Çocuk parasını bir daha saydı ve
"Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?" dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu.
Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi.
Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden.
Masayı
sanki akan gözyaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında
çocuğun
bıraktığı 15 Cent'lik bahşiş duruyordu..
Dördüncü Ders :
Yolumuzdaki Engeller...
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya
koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye
gözlüyor... Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray
görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın
etrafından dolasıp saraya girdiler. Pek çogu kralı yüksek sesle eleştirdi.
Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.
Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki
küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye
başladı. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına
çekti.
Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir
kesenin durduğunu gördü.
Açtı... Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde...
"Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir." diyordu kral.
Köylü, bügün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.
"Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır."
Beşinci Ders :
Önemli Olan Vermektir..
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler.
Tek yaşam şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan
aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın
mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki
oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir
an
duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve
"Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi.
Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu.
Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü
de
giderek soluyordu...
Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
"Hemen mi öleceğim ?"
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip,
öleceğini düşünüyordu. |
|
Affetmek (30.06.2007)
Bir zamanlar yan
yana çiftliklerde yaşayan 2 kardeş anlaşmazlığa düşerler.
40 yıl yan yana yaşayan, makineleri paylaşan ve iş bölümü yapan kardeşler
için bu ciddi bir durumdu.
İşler gittikçe sarpa sardı
ve sonunda karşılıklı kötü sözler sarf edilmeye başlandı ve nihayetinde
haftalarca sessizlik takip etti.
Bir sabah John'un kapısı calindi. Kapıyı açınca John karşısında alet
kutusu ile bir marangoz buldu. Marangoz "bir kaç günlük iş arıyorum" dedi.
"Belki buralarda birkaç
küçük işiniz vardır. Size yardim edebilir miyim?".
"Evet" der büyük kardeş, "Senin için bir işim var. Çiftlikteki çayın
arkasına bak.
Orada komşum var ama aslında o küçük kardeşim.
Geçen hafta aramızda bir
çayır vardı ama o buldozerini nehrin yönü değiştiren kapaklarını açtı ve
sular bastı… çayırlar artık su doldu. Şimdi aramızda bir su birikintisi
bir nehir (çay) var.
Bunu bana rağmen yapmış olabilir ama ben daha iyisini yapacağım. Şurada
gördüğün kereste yığını var ya, Senden
bunlarla 2,5 metrelik bir çit inşa etmeni istiyorum. Böylece onun
(kardeşimin) yerini görmek istemiyorum bu sayede onu görmeme gerek
kalmayacak.
Marangoz, "Sanırım durumu anladım. Bana gerekli aletleri verin, sizi
memnun
edecek bir is çıkartacağımı sanıyorum." der.
Büyük kardeşin araç gereç için kasabaya gitmesi gerekir ve malzemeyi
getirdikten sonra günün geri kalan kısmında çiftlikten uzaklaşır.
Marangoz bütün gün ölçümler ve diğer işlerle uğraşır ve isini bitirir.
John gelince gözleri açılır ve şaşkınlıktan ağzı acık kalır.
Ortada çit falan yoktur. Marangozun yaptığı bir köprüdür. Nehrin bir
tarafından
diğer tarafına bir köprü. Ve nefis bir işçilik yapılmış bir köprü….
O da ne … John, komşu küçük
kardeşinin kollarını açarak köprüden geldiğini görür.
"Sen ne iyi bir dostsun ki tüm yaptıklarıma rağmen bu köprüyü inşa ettin".
İki kardeş köprünün ortasında buluşur ve birbirlerinin elini tutarlar…
Arkalarına baktıklarında marangozun alet çantasını alıp gitmeye
hazırlandığını görürler.
"Hayır, bekle!" Birkaç gün daha kal. Senin için pek çok projem var" der
büyük kardeş.
"Kalmak isterdim" der marangoz…."ama inşa edecek daha çok köprüler var".
M.Sarıkaya
Not : Alıntıdır ...
|
|
Renklerin Dünyası...
23.06.2007
Gökkuşağı
Dünyanın bütün renkleri
bir gün bir araya toplanmışlar ve hangi rengin en önemli en özel olduğunu
tartışmaya başlamışlar:
YEŞİL
demiş ki:
- "Elbette en önemli
renk benim..ben hayatın ve umudun rengiyim..çimenler,ağaçlar,yapraklar
için seçilmişim... Şöyle bir yeryüzüne bakın, her taraf benim rengimle
kaplı..."
MAVİ hemen
atılmış:
- "Sen sadece yeryüzünün
rengisin... ya ben? Ben hem gökyüzünün hem denizin rengiyim. Gökyüzünün
mavisi insanlara huzur verir ve huzur olmadan siz hiçbir işe yaramazsınız"
SARI
söz almış:
- "Siz dalga mı
geçiyorsunuz? Ben bu dünyaya sıcaklık veren rengim..güneşin rengiyim.. ben
olmazsam soğuktan donarsınız hepiniz"
TURUNCU
onun sözünü kesmiş:
- "Ya ben?? Ben sağlık ve
direncin rengiyim...insan yaşamı için gerekli vitaminler hep benim
rengimde
bulunur..portakalı, havucu
düşünün.. ben pek ortalarda görünen bir renk olmayabilirim ama güneş
doğarken ve batarken gökyüzüne o güzel rengi veren de benim unutmayın"
KIRMIZI
daha fazla dayanamamış:
- "Ben hepinizden
üstünüm! Ben kan rengiyim! Kan olmadan hayat olur mu? Ben tehlike ve
cesaretin
rengiyim! Savaşın ve ateşin
rengiyim! Aşkın ve tutkunun rengiyim!.. Bensiz bu dünya bomboş olurdu!.."
MOR
ayağa kalkmış:
- "Hepinizden üstün benim.. ben
asalet ve gücün rengiyim. Bütün krallar, liderler beni seçmişlerdir.. ben
otorite ve bilgeliğin rengiyim, insanlar beni sorgulamaz... Dinler ve
itaat ederler"
Ve bütün renkler hep bir ağızdan
kavgaya tutuşmuşlar... Her biri diğerini itip kakıyor "en büyük benim"
diyormuş... Derken... Bir anda şimşekler çakmış ve yağmur damlacıkları
gökten düşmeye başlamış...
Bütün renkler neye uğradıklarını
şaşırmış, korkuyla birbirlerine sarılmışlar...
Ve YAĞMUR'un sesi duyulmuş...
- "Sizi aptal renkler..bu
kavganızın anlamı ne, bu üstünlük çabanız neden? Siz bilmiyor musunuz ki
her biriniz farklı bir görev için yaratıldınız, birbirinizden farklısınız
ve her biriniz kendinize özelsiniz... Şimdi el ele tutuşun ve bana gelin"
Renkler bunun üzerine
kendilerinden çok utanmışlar.. el ele tutuşup birlikte gökyüzüne
havalanmışlar ve bir yay seklini almışlar..
Yağmur onlara "bundan böyle..."
demiş.."her yağmur yağdığında siz
birleşip bir renk cümbüşü
halinde gökyüzünden yeryüzüne
uzanacaksınız ve insanlar sizi
gördükçe huzur duyacaklar, güç
bulacaklar..insanlara yarınlar
için umut olacaksınız.....gökyüzünü
bir kuşak gibi saracaksınız ve
size
G Ö
K K
U Ş
A Ğ
I
diyecekler..
Anlaştık mı?"
Bu
yüzden ne zaman dünyamız yağmurla yıkansa, ardından gökyüzünde
G Ö
K K
U Ş
A Ğ
I
belirir...
Biz de gökkuşağındaki o renkler
gibi birbirimizden farklıyız ve
hepimiz özeliz... Bunu bilerek
etrafımızla uyum içinde yaşamalıyız.
|
|
Evlat
acısı bir bulut gibi güneşi örtüyor
(05.06.2007) |
|
İnsanlığın binlerce yıllık bilgisidir: Hiçbir acı evlat
acısına benzemez, hiçbir acı evladını kaybetmek kadar yakıcı değildir.
Bu acıyı yaşamış annelerin psikolojisi üzerine araştırmalar yapan
uzmanlar ise şöyle anlatır: “Ölümün kederiyle evladını kaybetmiş
olmanın acısı çok farklıdır. İkincisi yıkımdır. Hayatın doğal düzeni
yıkılır ve gelecek fikri kaybolur. Zaman durur. Hayat donar. Anılar
kalır. Artık teselli yoktur ve sadece bu acıyı tatmış başkalarıyla
dayanışarak yaşanabilir.”
***
Farkındasınız değil mi?
Gündelik hayatın onca harala gürelesi ; “evlat acısı”nın korkunç
ağırlığı bu ülkenin üzerini bir bulut gibi sarıyor.
Farkındasınız değil mi?
Güneş görünmeyecek bu gidişle!..
Farkındasınız değil mi?
Kapıda bitmiş üç askerden birinin anneyi karşısında görünce oğlunun
şehit olduğu haberinin yazılı olduğu kâğıdı avcunda buruşturup sıkarak
“amca evde yok mu?” diye sorduğu anda, bir annenin daha oracığa çöküp
kaldığı anda duracak zaman!..
Gelecekten söz etmenin anlamı kalmayacak!..
Lanetlemeler, kınamalar, erkeklere özgü ezbere nutuklar...
Hayır! Hiçbiri şehit annelerinin yüreğine su serpemez!
Yüreği yaralı anneler çoğalırken düşünüyor musunuz, nasıl çıkacağız
bayramlara?
Bayram sabahları bize demeyecekler mi, “bana bayram tebrikleri
gönderme, elimi öpme, çiçek verme; kuzumu geri getir,
getirebiliyorsan?”
***
Ama bir dakika!
Kalabalık öfke nöbetleri, nefret törenleri kaybettiklerimizi geri
getiremez, sadece yarayı biraz daha derinleştirir.
Böyle zamanlarda içine kıstırıldığımız kanlı çemberi kırmanın yolu
olarak karşımıza hep şu tez çıkartılır : nihai çözüm namlunun
ucunda!
O acı ve öfke içinde sormayız hiç : Teröre çözüm ürettik mi? Yoksa
idare-i maslahatçılıkla ve dış dinamiklere bel bağlayarak vakit mi
geçirdik? Ve acaba çözüm üretmeye kalkışan herkesi yaptığına pişman
mı ettik?
Yalnız K. Irak’ta ve Ankara’da değil, bütün dünyada ses getirecek
güçlü, gürül gürül bir sese ihtiyacımız var.
Evlat acısını dindirecek bir ilaç yok!
Ama yeni acılar yaşanmasının önünü kesecek seferberliği hemen yarın
başlatamazsak karanlık artacak.
Ve acıyla sıkılıp kaskatı kesilmiş bir yumruğu andıracak bu toplum!
Sıkılı yumruklarla ne birbirimizle el sıkışabiliriz, ne de
birbirimizi okşayabiliriz!
Farkındayız değil mi?
Haşmet Babaoğlu
|
|
DÜNYA ÇOCUKLARI (31.05.2007)
Kiminin saçı sarı…
Kiminin saçı siyah…
Ankara’da buluştu ,
Dünya’nın çocukları Bu kocaman dünyada,
Ülke sayısı çoktur.
Fakat hiç birinin
Çocuk bayramı yoktur. Her 23 Nisan’da
Tekrarlanır bu olay,
Tüm ülkeler toplanır
Kutlanılır bu bayram.
Hazırlayan
ZÜLEYHA ÖZTÜRK
|
|
ÇOK GÜZEL
BiR YORUM (26.05.2007)
Adamın biri her zaman yaptığı
gibi saç ve sakal tıraşı olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen
berberle güzel bir sohbete başladılar. Değişik konular üzerinde
konuştular. Birden Allah ile ilgili konu açıldı…
Berber: " Bak adamım, ben senin
söylediğin gibi Allah'ın varlığına inanmıyorum."
Adam: Peki neden böyle
diyorsun?
Berber: Bunu açıklamak çok
kolay. Bunu görmek için dışarıya çıkmalısın. Lütfen bana söylermisin eğer
Allah var olsaydı, bu kadar çok sorunlu, sıkıntılı, hasta insan olur
muydu, terk edilmiş çocuklar olurmuydu? Allah olsaydı, kimseye acı
çektirmez, birbirini üzmezdi. Allah olsaydı, bunların olmasına izin
vereceğini sanmıyorum...
Adam bir an durdu ve düşündü,
ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber
işini bitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda caddede uzun saçlı
ve sakallı bir adam gördü. Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki
tıraş olmayalı uzun süre geçmişti. Adam berberin dükkanına geri döndü..
Adam: " Biliyor musun ne var,
bence berber diye bir şey yok"
Berber: " Bu nasıl olabilir ki?
Ben buradayım ve bir berberim."
Adam:" Hayır, yok. çünkü
olsaydı, caddede yürüyen uzun saçlı ve sakallı adamlar olmazdı."
Berber: " Hımmm... Berber diye
birşey var ama o insanlar bana gelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?"
Adam: " Kesinlikle doğru! Püf
noktası bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyorsa, bu gitmeyenlerin
tercihi. Işte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni!"
SEDAT KAYA |
|
HEY GİDİ GÜNLER HEY (24.05.2007)
 |
KEYGUŞ İDİ KÖYÜMÜZÜN ADI, |
 |
ŞİMDİ OLDU GÜNEYCE,
|
 |
BİZLERDE KÖYDEN AYRILALI, |
 |
OLDU EPEYCE.
|
 |
|
 |
KIŞIN KAR YAĞARDI LAPA LAPA, |
 |
VARIRDIN HER YERE ATLADIN MI ATA, |
 |
PÜR GETİRİRDİK KARLARA BATA BATA, |
 |
GARİPTİ YOKSULDU KÖYLÜM ELİNDEN KİM TUTA. |
 |
|
 |
IRMAKTA DEREDE MALLARI SULARDIK,
|
 |
AĞILDA BİTTİ BİLİK OYNARDIK,
|
 |
HAYATI YAŞAMI HEP BÖYLE SANIRDIK, |
 |
BÜYÜDÜK HAYATI O ZAMAN ANLADIK.
|
 |
|
 |
NE GÜZELDİ KÖYÜMÜN BAHARI,
|
 |
HEP HAYAL EDERDİK UZAK DİYARI, |
 |
NİKSAR İSTANBUL ANKARA,
|
 |
AH YAKTI BİZİ KARA KARA. |
 |
|
 |
HARMAN VAKTİ GELİR DÜVENE BİNERDİK,
|
 |
IRMAK KIYINA KAÇAR BALDIRANDA ÇİMERDİK, |
 |
ANAÇLARDA BALIK TUTARDIK,
|
 |
DERİN GÖLDE KOYUNLARI YIKARDIK.
|
 |
|
 |
KIZAMIKLI DERE, İLAFOLU, ÇATALKAYA, |
 |
YAYVAN GÖZDE İÇMEKLE DOYAMAZSIN SUYA,
|
 |
EŞEK MEYDANINDA BAK ÇAMDAKİ BOYA,
|
 |
TUZLUKTA YANDI HAYVANLAR İNDİRİN SUYA.
|
 |
|
 |
KAĞNILAR DİZİLİR SIRA SIRA,
|
 |
ÇIKARLAR İLAFOLU YAYLASINA,
|
 |
DUTÇU, ERİKÇİ GÖRSEK YOLDA,
|
 |
DÜŞERİZ PEŞİNE “ DAYI DAYI HANİ BİZE YOL PAYI”... |
 |
|
 |
SEN HİÇ GÖL YERİNDE OTOBÜSE PÜR SALLADIN MI ? |
 |
SILADAN YARİNE HABER YOLLADIN MI ? |
 |
İSTANBUL’A KAÇMAK İÇİN VAKİT KOLLADIN MI ? |
 |
KÖYÜNÜN KIYMETİNİ BİR GÜN OLSUN ANLADIN MI ? |
 |
|
 |
ANAM ERKEN KALKAR TARLAYA GİDERDİ,
|
 |
BABAM HARMANDA DÜVEN SÜRERDİ,
|
 |
AKRANLARIM HEP KUZU GÜDERDİ,
|
 |
KÖYDE YAŞADIKLARIM BİR ÖMRE BEDELDİ.
|
 |
|
 |
AKŞAM OLUR HARMANDA TIĞ SAVURUR,
|
 |
KIŞIN AÇ KALINCA PUŞUT KAVURUR,
|
 |
AH AHLATIM GÖZÜM AHLATIM,
|
 |
KÖYLÜMÜ YİNE O DOYURUR. |
 |
|
 |
KİM İSTEMEZ ŞİMDİ DEĞİRMENDE SIRA BEKLEMEK,
|
 |
DEĞİRMENCİYLE KÜL ÇÖREĞİ YEMEK,
|
 |
BOSTANLARDAN GOSTİL SÖKÜPP KÖZE GÖMMEK,
|
 |
MÜMKÜN OLSA O GÜNLERE GERİ DÖNEBİLMEK. |
 |
|
 |
KÖYÜMÜZ DÖRT MAHALLE,
|
 |
BAYRAM GELDİĞİNDE BİR GÖRÜN HELE, |
 |
SABAH BİR MAHALLEDE AKŞAM BİR MAHHLEDE,
|
 |
BAYRAMLARI YAŞARDIK PÜR NEŞE İÇİNDE. |
 |
|
 |
UZUN KIŞ GECELERİNİN EĞLENCESİDİR,
|
 |
BİLMECE SORMAK, MASAL ANLATMAK, |
 |
YA CAMİ HAYRI ALMAK,
|
 |
YA DA BİR TOHLU SATMAK. |
 |
|
 |
|
 |
|
 |
YAYLAMIN ÇOKTUR ÇİLESİ,
|
 |
YÜRÜYEREK İKİ SAATTİR SÜRESİ,
|
 |
TOPLANIR KÖYLÜM YAYLANIN SON GECESİ,
|
 |
VEDA İÇİN YAKILIR MEYDAN ATEŞİ. |
 |
|
 |
SABAHLARI AŞLIK ÇORBASI YERDİK, |
 |
ERKENDEN KALKAR TARLAYA GİDERDİK,
|
 |
ÖKÜZLE, KARASABANLA ÇİFT SÜRERDİK, |
 |
ALLAH’TAN BOL RAHMET BOL ÜRÜN DİLERDİK. |
 |
|
 |
BEN BİR KUL AHMET’İM, |
 |
ALDIM VAKTİNİZİ,
|
 |
SİZLERDE HELAL EDİN, |
 |
BANA HAKKINIZI... |
Ahmet SÖNMEZ
|
|
Çanakkale
şehitleri anısına
Yerin
ve göğün
ızdırabına
şahit
,
ölümün
acımasız
, soğuk
nefesine tanık.
Karanlığın
ve esaretin beyaz
şövalyesi
,
altın
yürekli
, kömür
gözlü
, demir bilekli sen ...???
Zifiri
karanlığın
içinde
küçük
yansımalarla
pırıldayan,
bir
ışıksın
sen.Yüreklere
acı
veren
zehirli hançerin,
inci süslemelerisin
sen.Barbar
zihinlere , kötülüğe
ve karabasanlara
meydan okuyan,
kınalı
kuzusun sen.
İniltilerle
yemin edilen sese,
tanık
olan sır
dolu
kulaksın
sen.
Vatanın
ümit
bağladığı
geleceksin sen .
Kopmuş
kol ve bacaklarla cephane kuran tek kolsun sen.
Açlık
komasında
çarık
kaynatan ve yiyen,
ahir_i zaman'
ın
en acıklı
destanısın
sen.
Koca
bir asrı
avuçlayıp
, yutansın
sen...???
Merve Yıldız
|
|
HAMAL Eski
zamanlardı. Yolların olmadığı zamanlar... Demek ki fakirdi bizim gibi
çoğunluk,bu nedenle tasinacak yuklere talip olacak hamallar bulmak zor
olmuyordu...
Hamalsan iki şey
önemli oluyor senin için:
Yük ve yol...
Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen, ücret mevzubahis
oluyor. Aksi olursa, cereme çekiyorsun! Bunu düşünüyordum. Yanımdaki
hamalla yola çıktık.
İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç
bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği...
Diyordum ki içimden "Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları,
yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!.." Nitekim, çok geçmeden dedi ki:
"Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!...
"Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!.." Sözüme aldırmadı.
Durdu. Çöktü.
Salarken yükünün ipini "Sen de dinlen hadi" dedi. Benim canım sıkılmıştı
bu işe.
Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola
çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum.
O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben
huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum.
Bir saat kadar sonra yine durdu, oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla
dolandım etrafında... "Yükünü indirip sen de dinlen", demesine aldırmadım,
ona daha çok kızdım...
Sonra yine durdu. Bana da "dinlenmemi" söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım
saat sonra "dinlenelim mi" diye sordu, aksi aksi başımı salladım...
Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü.
Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış
kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı.
Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı, yoksa
bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım... Baktım kendi kocaman yükünün
üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup
dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek;"Hadi kalk, dedi. Bana
yaslan.
Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz." Dediğini yaptım.
Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana. "Ben yılların
hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek
istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi
sonunda... Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu,
anlattığım bu insanlara ait...
Halbuki bir yükü "taşımak" bizim işimiz, "altında ezilmek" değil!.. Unutma
ki bir yük taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun!
Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem.
Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük
taşıma... Akşamları bırak ve hafifle...
Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz,
bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil.
Çünkü yarınlarda bizi bekleyenler var,
taşıdıklarımızı bekleyenler var...
KAYNAK BİLİNMİYOR
|
|
Hayatta kararlar birer kibrittir.
Adamın biri bilge bir kral olmakla ün salmış olan kralın yanına gider.
Krala şunu sorar
'Efendim söyleyin bana hayatta özgürlük var mıdır?
'Kral 'Elbette' der,'Kaç bacağın var senin?
'Adam soruya şaşırarak 'İki efendim' der.
Kral 'Pekâlâ, tek bacağının üstünde durabilir misin?
''Elbette' diye cevap verir adam.
Kral 'O halde hangi bacağın üstünde duracağına karar ver'.
Adam biraz düşünür ve sol bacağı üstünde durmaya karar verir.
'Tamam' der kral
'Simdi de öteki bacağını kaldır.
'Adam şaşırır
'Bu imkânsız kralım' der.
'Gördün mü? ' der kral 'Özgürlük budur. Sadece ilk kararı almakta
özgürsün. Ondan sonrasında değil.'
Tiziano Terzani'nin "Atlıkarıncada Bir Tur Daha" adli kitabında okuduğum
bu küçük öykü yıllardır tartışılan özgürlük kavramı üzerinde bir kez daha
düşünmeme yol açtı.
Hayat gerçekten böyleydi. İlk kararı alıyordun ve gerisi o ilk karara
bağlı olarak gerçekleşiyordu. Hayat hata kabul etmiyordu. İlk kararın
doğruysa işler yolunda gidiyordu ama eğer yanlış bir karar aldıysan, her
şey zincirleme yanlış gidiyordu.
Mesela mesleğini seçerken... Hasbel kader, iyi düşünmeden, yeteneklerinin
farkında olmaksızın bir meslek seçtiğinde ömur boyu işini zorla yapmaya
mahkûm oluyordun. İşinin başındayken başka bir is yapmayı özlüyordun. Ama
biliyordun ki; özgürlüğünü kullanmış ilk kararı vermiştin ve yeniden
başlama cesaretin yoktu.
Bazı insanlar vardı hayatta... Onlar ise her şeyi artlarında bırakıp
yeniden başlayacak kadar cesurlardı. Ama sen onlardan biri olamıyordun.
Bunca emek bunca çalışmayı sanki çöpmüş gibi bir çırpıda atıveremiyordun.
Oysa göz ardı ettiğin bir şey vardı. Hayat çok kısaydı ve mutsuz olduğun
islerle zaman öldürmek ayni zamanda ruhunu öldürmekle es anlamlıydı.
Evlilik konusunda da iyi karar vermek gerekiyordu. Yanlış bir karar ayni
evde yasayan iki düşman yaratabilirdi. Ask zorunluluğa dönüşebilir ve
hayatini cehenneme çevirebilirdi. İlk kararı alıyordun, bu konuda özgürdün
ama devamında senin kararına bağlı olmayan pek çok şey gerçekleşiyordu.
Hayat kararlardan ibaretti ve kararlar birer kibritti. Dogru yerde
ateşlediğinde seni ısıtacak ateş, çorbanı kaynatacak ateş oluyordu, yanlış
yerde ateşlediğin vakit ise içinde bulunduğun evle birlikte seni de
yakıyordu
.Hayat öyle basite alınacak bir oyun değildi. Oyunun kurallarını bilmen ve
ona göre oynaman gerekiyordu. Ama çoğu zaman oyunun kurallarını bilmek
yetmiyordu.
Çok daha önemli olan başka bir şey vardı. Kendini bilmek... Ne istediğini,
neyin seni mutlu edeceğini ve kim olduğunu, neler yapabileceğini bilmek
zorundaydın. Ancak o zaman doğru
kararlar veriyor ve mutlu bir hayata sahip oluyordun.
Ve kararlar birer kibritti... Ya
kendini yakıyordun ya da işitiyordun. |
|
Tispe İle Piremus
Bir zamanlar birbirlerine
asik iki genc vardi. Kizin adi Tispe delikanlininki ise Piremus idi.
Bunlar yanyana
evlerde otururlardi.Birlikte büyüdüler ve çocukluklarindan beri
birbirlerine karsi ask beslerlerdi. Fakat aileleri görüsmelerini
istemezler birbirlerine uygun olmadiklarini düsünürlerdi. Oysa onlar
birbirlerini ölesiye seviyorlardi. İki evin arasinda gizli bir catlak
vardi aileleri bunu bilmezler onlarda geceleri
burda bulusur o aradan birbirlerine seslerini duyurur asklarini dile
getirirlerdi.
Bir gece ormandaki agacin altinda bulusmaya karar verdiler. Tispe agaca
Piremus dan önce varmisti. Gittiginde avini yeni yemis, agzindan kanlar
akan kocaman bir aslanla karsi karsiya geldi. Korkarak bi magaraya dogru
koşmaya basladi. Farkında olmadan yolda boynundaki esarpini düşürmüştü. O
sirada Piremus geldi. Gördükleri karsisinda donup kalmisti. Kocaman aslan
agzinda kanlarla birlikte biricik sevgilisi Tispe nin esarpini
parcaliyordu.. O an aklina gelen ilk ve tek sey aslani Tispe yi oldurerek
yedigiydi.
Tispesiz yasayamazdi. Aklindan gecen sadece aski ugruna canina kiymakti.Belinden
hançerini çikardi ve gögsüne sapladi. Kanlar icinde cansiz bedeni yere
dustu. Tispe ise korkusunu bir kenara atip bir an once askini gormek icin
magaradan cikmaya karar vermisti. Agacin altina geldiginde o korkunc
sahneyle yuzlesti. Piremus un cansiz vucudu yerdeydi ve elinde Tispenin
dusurdugu esarpini tutuyordu.
Ilk once genc kiz olanlar karsisinda aglamaktan hicbir seyi anlayamamisti.
Ama esarpi ve uzaklasan aslani gorunce anladi. Bi an magarada dusundugu o
korkunc sey basina gelmisti. Ve onun öldügünü dusunen Piremus aski ugruna
canina kiymisti. Tispe bir an bile dusunnmeden hanceri aldi ve gogsune
götürdü.. Onlarin aski ölesiye bir askti ve ölüm bile onlari ayiramazdi.
Eger Piremus aski ugruna ölümü göze aldiysa o da hic cekinmeden canina
kiyabilirdi ve hanceri sapladi. Birden vucudu Piremusun bendeninin ustune
yigildi. O anda tanrilar bu yuce aski ölümsüzlestirmek istediler ve bu
çiftin üstünde duran agaci onlarin aşkına adadilar. Piremusun kanini bu
agacin meyvelerine,Tispenin gözyaslarini ise agacin yapraklarina
verdiler.
O günden beri kara dut agacinin meyvesinin cıkmayan lekesini,(Piremusun
kan lekesini), dut agacinin yapraklari,(Tispenin gözyaslari) temizler..
Bilir misiniz; dut agacinin meyvesinin lekesi cikmaz ama elinize agacin
yapragini alir avusturursaniz lekenin gittigini goreceksiniz !
ADK |
Günlerden bir gün, sene 1582 İstanbul‘un göbeğine Galata
köprüsünü inşa etmişler. O zamanın alimleri toplanmış ve bir karara
varılmış.Galata köprüsünün yanına; dillere destan, eşi benzeri olmayan,
dünya da tek olan bir saray yapmışlar.Böylelikle sarayın adı
’’GALATASARAY’’ olmuş.
Günlerden
bir gün, sene 1907 Pendik’in sahiline fener inşa etmişler.O zamanın
alimleri toplanmış ve bir karara varılmış.Fenerin yanına; verimi bol,
hormonsuz, sarı lacivert den oluşan toprak tan, her çeşit sebzeyi ve
meyveyi yetiştirmeye el verişli bir bahçe yapmışlar.Böylelikle bahçenin
adı ’’FENERBAHÇE’’olmuş.
Tabiatın
kanunlarına hiçbir kul karşı çıkamaz.Yağmur yağar, güneş doğar, rüzgar
eser , kar yağar.Herkes bunlardan hoşnut iken Galatasaray aldığı
darbelerle bir, bir çökmeye başlar.YAZIK, yağmur yağar duvarlarının içine
su girer.Kar yağar içinde ki sular donar ve duvarları çatlatır.Güneş
doğar duvarları yumuşatır ve ve ve rüzgar eser GALATASARAY’ ı yerle bir
eder.Ve bundan sonra GALATASARAY insanların tarihi eser olarak ziyaret
edip ve ruhuna fatiha okudukları bir müze haline dönüşür.
FENERBAHÇE
ise karşılaştığı tabiat kanunlarıyla bir, bir yeşerir. Yağmur yağar tohum
kendini filize verir.Güneş doğar güzelleşir ve vitamin alır.Rüzgar eser ve
boyunu sere serpe uzatır.Kar yağar ve son hazırlıklar da tamamlanınca ,
bir el fener bahçeyi toplar. Pazara götürür .Annelerimiz, ablarımız,
babalarımız,ninelerimiz FENERBAHÇE’ nin meyve ve sebzelerini alıp evlerin
de yemek yaparlar.Herkes de bu yemek den yer.Türkün kanın da , bedenin de,
ruhun da işte bu yüzden FENERBAHÇE yatar.İşte bu yüzden yeni doğan bebek
gözlerini açar açmaz’’ FENERBAHÇE ‘’diye ağlar….
KANIMIZSIN,
DAMARIMIZSIN VE EN ÖNEMLİSİ HAYAT KAYNAĞIMIZSIN FENERBAHÇE…………………JJJJLL
Merve Yıldız |
|
Rabbim ölümü böyle karşılamamızı
nasıp etsın.. -Onk. Dr. Haluk Nurbaki'den ger çek
bir hatıra..
Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla
karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek
özel bir arşiv
yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek
istiyorum.
Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında gen ç
bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs
kanserine yakalanmış ve tedavi için
yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı
formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı
özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına
aldım. Ve kısa bir süre sonra da
iyileştiğini gördüm.
Ancak Serap'ın da bütün
diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi
çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını
olan Serap, 4 yıl kadar sonra
1 ihale i çin
İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için
uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet
bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün
kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden
kısa 1 süre
sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap
bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez
hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü
sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı
kullanıyor ve söylediği
her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda
kalıyordu. Evine gittiğim gün,
yine güçlükle konuşarak:
-''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.
- ''Ni çin?" diye sordum.
-"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin
bana da, ALLAH 'ı,
ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"
Dini inan çlarının
çok zayıf
olduğunu bildiğim için bu teklifi
karşısında oldukça
şaşırdım. O'nu
üzmemeye çalışarak:
-"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine
tedavi olursun. Ancak iman tedavisi i çin
gönülden istek duymalısın..."
Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını
salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi
tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi
olan iman derslerimiz başlamış ve
dersler"hızlandırılmalı öğretime"
dönmüştü.
Anlatt ığım iman hakikatlarını bütün
ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.Vefatına
bir hafta kala:
-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben
ölürken ne söylemeliyim?"
-"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i
Şehadet sana uzun gelir. O anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana
yeter."
O, haliyle tebess üm ederek
yine başını salladı.
Çok ıstırabı
olduğu için Serap'a sürekli
morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya
çalışıyorduk. Ben,
bir iş seyahati sebebiyle bir müddet
ziyaretine gidemedim. Dönüşümde
annesi telefon ederek:
-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." Dedi.
-"Sabahlara kadar inliyor ve çok
ıstırap
çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının
sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça
ürperiyorum.
- "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalan ır
ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.
İşte Serap, böyle bir hanımdı.
Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir ka ç
gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak
şekilde morfin yaptırılmasını rica etti.
Ben hi ç adetim olmadığı
halde cuma gününe rastlayan o
gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine
sandığım salı gününe
kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.
Ertesi g ün O'na:
-"Hiç korkma!" dedim.
-"İğneyi vurdurabilirsin. Ve Serap bir veda niteliği
taşıyan bu görüşmemizde
son sorusunu da sordu:
-"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?"
-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç
merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi
gelecektir."
Salı g ünü Serap'ın
ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim.Ancak vefatına
yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet
bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce
yanıma gelerek:
-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz
önce bir mucize yaşandı!"
dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat kadar önce
oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması
imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün
ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet
getirerek vefat etmeden biraz
önce de:
-"Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söyledi ğinden
de güzelmiş!...
|
|
Yaşamak İçin
Sebeplerim Var
Hastane odasının penceresinden sise bürünmüş bahçeyi
izlerken, yağmurla çamurlaşmış tarlayı umursamadan düşe kalka peşinden
koşturduğu plastik top gelmiştir aklına. “Mutluluk, meğer çamura bulanmış
bir plastik toptan ibaretmiş”, diye geçirir içinden. Eve geri döndüğünde
annesinin, üstü başı çamur olmuş küçük Murat'a verdiği öğütler çınlar
kulaklarında hemşirenin sesiyle karışarak; “İğne vaktiniz geldi efendim!”
Artık yaşama ihtimali iğnelerin ucundaki mucizelere bağlıdır Murat'ın.
Henüz 45 yaşında kansere yakalanmıştır.
Tekrar doğrulup pencerenin pervazına yaslanır ve devam eder geride kalan
45 yılı bir film gibi gözlerinin önünden geçirmeye. Lise yıllarını anımsar
içi burkularak… Babası, “Benim aslan oğlum mühendis olacak!” diyerek,
yıllarca kendi kararını dikte etmiştir genç Murat'a. “Oğlum, sen hele bir
mühendis ol, sonra gelsin paralar! Son model arabaların, en güzel semtte
evlerin olacak. Bak o zaman manken gibi kızlar nasıl koşacak peşinden…”
Hemen hemen her gün duyduğu bu cümlelerle, Murat'ın hayat pusulası da
babası tarafından belirlenmiştir. Para, lüks bir yaşam, güzel kızlar…
zehirli bir iksir gibi enjekte edilmiştir Murat'ın iç dünyasına. Murat,
İnşaat Mühendisi olmuş ve babasının çevresi sayesinde arka arkaya yüzlerce
iş alarak kısa sürede sarhoş edici bir servete kavuşmuştur. En güzel
semtlerde yüzlerce evleri, villaları, son model arabaları ve manken gibi
bir eşi vardır artık. Her geçen gün servetine daha fazlasını ekleyerek
kariyerinin zirvesine çıktığı sıralarda babası vefat eder. Fakat Murat'ın,
bu büyük servet içinde kaybettiği sadece babası değildir. Yaşantısı
giderek anlamını yitirmeye başlamış, sabahları uyanmak için sebepleri
kalmamıştır. Murat, babasının genç oğluna aşıladığı yaşam misyonunu çoktan
tamamlamış, bunca para, mal-mülk, ve güzel karısından sonra hayatın
kendisine verebileceği hiç bir şey kalmadığını düşünür olmuştur. Artık, ne
milyon dolarları, ne plazaları, ne son model arabaları, ne de güzel
karısı, O'nun yüzünü güldürmeye yetmemektedir. İçkiye verir kendisini…
Ofisinde, evinde, gittiği her yerde elinden kadehi hiç eksik değildir.
Eskisi gibi işlerinin peşinden koşmaz olur. Şirket, günden güne kan
kaybeder ve iflasın eşiğine gelir. Etrafında alkış tutan insanlar birer
birer çıkıp giderler hayatından. En sonunda manken eşi de terk eder
tükenmek üzere olan Murat'ı, koca bir enkazın altında bırakarak. Altı ay
kadar sonra da bu amansız hastalık yapışır yakasına… Şimdi, bunaltıcı bir
hastane odasında ölüme gün saymaktadır çaresizce.
Bir an, çocukluk arkadaşı Yusuf'un sureti gelip çakılır gözlerin önüne.
“Ne acar çocuktu Yusuf!” diye söylenir kendi kendine. Yusuf, liseden sonra
ailesinin Türkiye'de kalması için ısrarlarına rağmen yurt dışına çıkmış,
üretim departmanında işe başladığı bir beyaz eşya şirketinin genel
müdürlüğüne kadar yükselmiş, bir süre sonra da şirketin %60'lık hissesini
satın almıştır. Kendisiyle tanıştıktan sonra Müslüman olan İskoçyalı genç
bir kızla evlenmiş, iki tane dünya tatlısı çocuğu olmuştur. Yusuf yurt
dışındaki hayatı boyunca doğduğu ülkesinin özlemini çekmiş, Türkiye için
nasıl faydalı olabileceğinin hesabını yapmıştır. Türkiye'ye döner dönmez
de ilk işi Türk iş adamlarıyla birlikte yurt dışına bir seyahat düzenlemek
olmuştur. Bir çok uluslararası şirketlerle sözleşmeler imzalayarak geri
dönmüştür bu başarıya aç kafile. Hem kendi başarılarına yenilerini
eklemiş, hem de ulusal ekonomiye büyük katkılar sağlamışlardır. Gittikleri
yerlerde Yusuf'un herkes tarafından sevilen bir insan olduğu da
kaçmamıştır gözlerden. Yusuf şimdilerde daha çocukken Murat'a anlattığı
gelecekteki rüyasının peşine düşmüştür. Tüm Dünya'yı gezerek, yardıma
muhtaç insanlar için yardım toplayacak, bu yardımların sağ-selim yerlerine
ulaşmasını organize edecektir.
“Sana imreniyorum Yusuf, yolun açık olsun!” demekten alamadı kendisini
Murat. Sonra bir bir keşkeler döküldü dudaklarından: Keşke… keşke ben de
senin gibi kendi hayatımın kaptanı olabilseydim. Yaşantıma biraz olsun
anlam katabilseydim keşke… Keşke senin gibi rüyalarım olsaydı daha o
yaşlarda… Bir an olsun kendime, insanlara, yaşama küsmeden
yaşayabilseydim. Hala yaşamak için sebeplerim olsaydı keşke…
Bir anda göğsünde korkunç bir yanma hissetti. Gözleri kararmıştı, nefes
almakta zorluk çekiyordu... olduğu yere yığılmıştı Mühendis Murat, “Evet
dostum, o meçhul son geldi!” diye geçirdi aklından. Artık kendi filminin
son sahnelerini yaşadığının farkındaydı. Geriye ard arda sıralanmış
keşkeler kalmıştı 45 yıllık ömründen.
“Keşkeeeeeeeeeeeee!”… Kendi çığlığıyla uyandı kabuslara bürünmüş
uykusundan. Evindeydi! Üstelik ne kanserdi, ne şirketi iflas etmiş, ne de
eşi tarafından terkedilmişti. “Evet” dedi… Benim bu kabusu görmeye
ihtiyacım vardı; henüz yaşam filmim devam ederken senaryo üzerinde bazı
değişiklikler yapmam için hiç de geç sayılmaz!
Bugüne kadar kendinize yaşama sebeplerinizi sordunuz mu hiç? Yoksa siz de
çocukluktan itibaren birilerinin önünüze koyduğu senaryoya göre mi
oynadınız yaşam filminizi? Eğer henüz yaşama sebeplerinizi bulamadıysanız,
şimdi onları saklandıkları yerden bulup çıkartmaya ne dersiniz?
Saklandıkları yerden bulup çıkartmak diyorum, çünkü siz onları fark
etmemiş olsanız da, onlar sizinle aynı gün doğdular ve sizin onları
bulacağınız günü dört gözle bekliyorlar.
ADK |
|
GİTMEK
Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
bir başka ülkeye, dağlara,
uzaklara...
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme
isteği.
Öyle ''yanına almak istediği üç
şey'' falan yok.
Bir kendisi. Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün
demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse
insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim,
öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze
alınamıyor.
Böyle gidiyor işte. Bir yanımız
''kalk gidelim'',
öbür yanımız "otur'' diyor.
''Otur'' diyen kazanıyor. O yan
kalabalık zira.
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk,
aile,
güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı
yeniyor.
Kalıyoruz. Kuş olup uçmak isterken
ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler... Bir çocuk daha
doğurmalar...
Borçlara girmeler... İşi
büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan
alıkoyabiliyor.
Misal, ben... Kapıdaki Rex'i
bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
iki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki.. .
Bütün sokağın köpeği olduğunun
farkında.
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
''Sırtında yumurta küfesi olmak''
diye bir deyim vardır ;
evet, sırtımızda yumurta küfesi
var hepimizin.
Kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu
dünyada.
Ölüm var zira. Ölüme inat tutunmak
lazım.
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar. Ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün. Sabah 09.00, akşam
18.00.
Sonra başka mecburiyetler.
Sıkışıp kaldık. Sırf yeme, içme,
barınmanın bedeli
bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür
veriyoruz.
Bir ömür karşılığı bir ömür yani.
Ne saçma. Bahar mıdır bizi bu hale
getiren?
Galiba. Ben her bahar aşık olmam
ama
her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç. Ama olsun...
İstemek de güzel.
Can Yücel |
|
Hindistan da çok ünlü bir ressam
varmış...
Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş...
Ve onu "Renklerin Ustası" anlamına gelen Ranga Çeleri olarak tanısa da;
kısaca Ranga Guru derlermiş...
Onun yetiştirdiği bir ressam olan Raciçi ise artık eğitimini tamamlamış ve
son resmini yaparak Ranga Guru'ya götürmüş ve ondan resmini
değerlendirmesini istemiş...
Ranga Guru ise;
- Sen artık ressam sayılırsın Racaçi.. artık senin resmini halk
değerlendirecek. diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini
ve en görünen yerine koymasını istemiş. Yanına da kırmızı bir kalem
koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir
yazı bırakmasını istemiş. Raciçi denileni yapmış... Ve birkaç gün sonra
resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse
görünmüyor... Çok üzülmüş tabii. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo
kırmızıdan bir duvar sanki.. Alıp resmi götürmüş Ranga Guru'ya ve ne kadar
üzgün olduğunu belirtmiş.
Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Raciçi
yeniden yapmış resmi ve gene Ranga Guru'ya götürmüş. Tekrar şehrin en
kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru... Ama bu defa yanına
bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça ile
birlikte... Ve yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica
eden bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş.
Raciçi denileni yapmış...
Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış,
fırçalar da, boyalar da kullanılmamış... Çok sevinmiş ve koşarak Ranga
Guru'ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış..
Ranga Guru ise;
Sevgili Raciçi, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar
acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün...
Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı...
Oysa ikinci konumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı
olmalarını istedin... yapıcı olmak eğitim gerektirir... Hiç kimse
bilmediği bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi...
Sevgili Raciçi Mesleginde usta olman yetmez, bilge de olmalısın.. Emeğinin
karşılığını ne yaptığından
haberi olmayan insanlardan
alamazsın... Onlara göre senin emeğinin hiç bir değeri yoktur...
Sakin emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma....
Not : Alıntıdır ...
Yazarı bilinmiyor ...
|